Keşfinden Bir Asır Sonra Bilinçdışını Düşünmek

Jacques Alain Miller 1972 senesinde bir televizyon programı için olan söyleşide Jacques Lacan'a ''bilinçdışı ne acayip bir sözcük'' der. Lacan ise ona ''Freud daha iyisini bulmadı.. bu sözcüğün kusuru, olumsuz olmasıdır.'' diye cevap verir. Lacan'ın bu alıntıda kelimenin olumsuz olması ile kast ettiği unbewusste kelimesinin Almanca bewusste yani bilinç kelimesinin un önekiyle olumsuzlanmış olmasıdır. Başka bir deyişle aslında kelimenin Türkçe'ye tam çevirisi bilinçsiz'dir. Bu durumda bir soru doğar : bilinçdışı tüm bilinçte olmayanlar mıdır? Kelimenin olumsuz olma durumu bilinçdışını tanımayı, tanımlamayı güçleştirir. Bilinçdışı bireyin bebekliğindeki izlenimleri, anıları mıdır? Yoksa dil gibi mi yapılanmıştır? Psikanaliz kuramcıları içerisinde bile farklı tanımlamalar mevcuttur.

Bizim sunumumuzda amacımız Sigmund Freud'un keşfini şairlere atfettiği bilinçdışı kavramının ortaya çıktığı günden bugüne kadar olan yolculuğunu incelemektir. Bu yolculukta özellikle bir ekseni diğerlerine kıyasla daha fazla çalışacağız. Freud'un ilk vakaları bedensel belirtilerden acı çeken ve kliniğine gelen histeri vakalarıydı. Bu hastalarının

hipnoz altındayken hatırladıklarından yola çıkarak hastalığın kökenine dair ilk hipotezini oluşturmuştu: bu hastalar hatırlamadıkları, geçmişlerinde yaşanmış travmatik bir deneyimi bedenlerinde yeniden ifade ediyorlardı. Histeri vakalarında travmatik olanın bedende, obsesyon vakalarındaysa düşüncelerde, fobi vakalarında ise bir yer değiştirme ile bir nesne üzerinde kaygının yoğunlaştığını ve ifade bulduğunu ortaya koydu. Bu durumda özetle hipnoz halindeyken hatırlanılan ve günlük yaşamda hatırlamadıklarımızdan yola çıkarak 1890’lı yıllarda bilinçdışı kavramının doğduğunu söyleyebiliriz.

Başka bir deyişle Freud, bilinçdışını keşfetmesinin ardından, travmatik olay ve ruhsal gerçeklik ile dış gerçeklik arasındaki ilişkiyi ele almaya başlamıştır. Fakat kuramının çok erken yıllarından itibaren bu travma hipotezini bir kenara koyacak, travmatik olanın yaşantılanışına ve iç gerçeklik/dış gerçeklik arasındaki ayrımı kuramında farklı bir şekilde inşaa etmeye başlayacaktır. Tüm bu tarihi de göz önünde bulundurarak, sunumumuzu güncel travma ve dil üzerine olan çalışmaların da bir okumasıyla tamamlamayı hedefliyor ve travma ve dil arasındaki ilişkiyi psikanalitik bakış açısıyla düşünmeyi amaçlıyoruz.

Psk.Dr. Pınar ARSLANTÜRK

Psk.Dan. Ayşegül ERDEM

Diğer Yazılar
Arşiv
Konular